23 Şubat 2014 Pazar

yenilgi

önceden bi yazı yazmıştım sansürle ilgili, okuyan varsa(ki olmadığını sanıyorum) bilir.

o yazı bir boka yaramıyor, okumayın. çünkü faydası yok.

bu ülkede dürüstlük hiçbir zaman kazanmayacak.

hiç bir zaman vatandaşımız, ''bu bizdendir, öyleyse pisliğini örtelim'' demekten vazgeçmeyecek.

o kadar video boşuna. kendi adamını koruyan vatandaşın dediği gibi: ''illa birisi çalacak nasıl olsa. bir kere de bizim adamımız oluversin.''

ha bunu da dillendirmez kimse, anca çok sinirlenmesi ya da ağzından kaçırması gerekir, ki kaçırmaz.

bu ülkede fenerbahçe şike yaptı. tüm uefa gördü, fifa gördü. elin belçikalısı geldi konferans verdi. ne oldu?

bizzat federasyon, bizzat bazı yüksek siyasetçiler korumadı mı fb'yi? korudu. sonra da kendilerince senaryo gereği, imaj çalışması yapıp, trabzonun karabükle görüştüğü falan iddia edildi, sonra da buna uygun bir karar verilip bırakıldı. delikanlı olan gitsin uefa kararını yayınlasın. yer mi?

yemez.

bu ülkede kasımpaşa, yıllardır oradan buradan, otopark geliri şusu busu derken bugünkü haline geldi. birkaç tane yazar yazdı bunu. ama yazanlara bakın, üç kuruşa muhtaç adamlar.

demek ki yalancılar, di mi canıım :)

bu ülkede ne smaçlar ne fauller gol sayıldı, ne alakasız penaltılar verildi, ne maçlar açık açık satın alındı; çocuklar bile biliyor.

olay futbol değil. ya siyaset?

bugün, çook yüksek mevkilerdeki siyasetçiler, üstelik çok da uzun olmayan bir zaman önce, bu ülkenin tarihindeki en büyük vurgunu yaptılar. ve kendi kesimleri alkış tuttu.

doğruyu söyleyenler içeri alındı, dezenformasyonun kralı yapıldı ve hala yapılıyor. vatandaş da razı oldu dünden, öyle ya; kim maaşından olmak ister ki? kim o kadar parayı bir kalemde atabilir bir kenara? açlığa katlanmak göt ister. yiğitliğin bedeli ağırdır, her millet ve birey ödeyemez, hazır olamaz.

biz de hazır olamadık milletçe. yemedi.

bugün dilerseniz, tüm dünya medyasının anlattığı yalana inanıp, esadın tam bir cani, suriye hükümetinin sivil düşmanı olduğuna inanabilirsiniz. bu elinizdedir. ülkemizde de bizzat en yüksek ellerden yapılan propaganda bu.

ve artık internet de kontrol altında olduğundan, bu fikrin aleyhine deliller de azaldı. dolayısıyla araştırma zahmetine girmeyip, genel kanıya katılırsınız ve tüm toplumca kutsanabilirsiniz. ufak da olsa bu da bir hazdır. hem de hakkınız nihayetinde, ne de olsa bütün gün çalıştıktan sonra kalan birkaç saati eğlenmek ve dinlenmek için harcamalı insan, gerçekler de bi yere kadar, di mi ama :)

gerçekten dürüst adamları elbirliğiyle boğduk biz. daha da boğarız. bugün bakın, kurduğumuz bu yalanlar düzenine kim karşı çıkmışsa parasızlıktan kıvranıyor. bana bir elin parmağı kadar istisna gösterin, aynada kendi aksime tükürüm youtube'a vereceğim, söz.

ve iyi yalan söyleyen, yavşak ve yavşaklıkta yetenekli tiplere bakın. hep sevilir, el üstünde tutulurlar. örnek versem bir ömür yazmakla geçer.

sağı da, solu da böyle. bu işin siyasetle ilgisi yok. bu işin, ahlakla ilgisi var beyler, ahlakla. bireyseldir bu iş.

bakıyorum, herkes pek bir dindar. ama sebebi itidale ermemiz mi, kişisel imaj çalışması mı; yoksa söylediğimiz yalanlara bakıp allah katında kendimizi aklama çabası mı, bilemiyorum.

tabi dindar videoyu gören dindar abiler, aynı yerde kıza yazmaktan çekinmiyor, o da ayrı.

bunlar hep münferit canıım, birkaç çürük elma, di mi  :)

yazık diyeceğim, bizim gibi şahsiyetsiz bir topluluğa yazık bile diyemiyorum.

siyasi anlamda söylemiyorum ama, bir avukat olarak, tbb başkanının medyada o kadar atıp tuttuktan sonra başbakanın, cumhurbaşkanının karşısında el pençe divan durmasını, ben meslek gururuna yediremiyorum arkadaş. olmuyor. bu mudur ulan hak aramak, aratmak? siz bize baro derslerinde, hakkınızı aramak için herkesi karşınıza almaktan çekinmeyin, diyen adamlar değil misiniz? bu yaptığınız yavşaklık değilse nedir?

yaptığınız işlerin samimiyetine inanmıyorum. kim nasıl istiyorsa öyle anlasın, sözüm meclisten hem içeri, hem dışarı.

o yüzden de tüm duygularınızın inanılır tarafı yok. programlanmış robotların benim gözümde kıymeti yok.

ha bu yazıyı da sansürleyin de, vazifenizi yapıp maaşı almış olun, emi çakma hafiyeler...

22 Şubat 2014 Cumartesi

cinayet

bu yazıyı okuyan mutsuz çiftler, allah aşkına evlenmeyin. ya da evlendiyseniz, hemen boşanın, bir dakika beklemeyin.

çünkü ya ''ileride olur belki'' diyerek evleneceksiniz, ya da ''belki çocuk yaparsak düzelir'' yahut ''bir psikoloğa falan gidelim'' deyip evli kalmaya devam edeceksiniz. daha da fenası, eninde sonunda bir çocuk yapacak, onun da hayatını karartacaksınız. ettiğiniz her kavgada çocuğu taraf tutmaya zorlayacaksınız. ve hanginize haklı derse ötekiniz içten içe öz evladına öfke duyacak, karşı durduğu tarafı tuttuğu için.

kendi ellerinizle kurduğunuz girdaba bir masum canı yem edeceksiniz, o kadar.

ey mutsuz ve mutsuzlukta kronik sorunlu çiftler, ilan ediyorum, gerçi siz de biliyorsunuz ya, şu dakikadan sonra sikseniz mutlu olamayacaksınız. zaten mutsuzsanız yatakta da çok candan olmanız beklenemez, yani sikemeyeceksiniz de.

alışkanlığın verdiği korkuyla kopamayacak, ama hem bedeniniz hem de ruhunuz çektiği için aldatacaksınız. ve daha da acısı, aldatmaktan duyduğunuz haz koskoca bir evlilikten çok daha fazla olacak, lakin bu da hastalıklı bir saadet olacağından geçiciliği zatınızda kötü etkiler yaratacak.

aldatmak derken illa fiziksel aktiviteyi kastetmiyorum. gözünüz dışarıda olacak hep, ve buna başka isimler koyup bastıracaksınız. mesela başka bir adama bakakalıp''ay ne mutlu ailesi var'' diyeceksiniz, altına çok derin ve bastırılmış arzularla. ya da bir kadına bakıp ''ne şanslı kocası var'' diyeceksiniz. benzer örnekler çoğaltılabilir.

çocuğunuzun hali içler acısı olacak. alışkanlıktan dolayı ayrılmamakla yaptığınız bencilliğin laneti, en çok evladınızdan çıkacak. çocuğunuz mutsuzluktan defalarca ağlayacak, ama siz egonuza yenik düşmüş zavallı bireyler olarak, kalıcı körlüğünüzle bunu göremeyeceksiniz. çocuk; çok büyük duygusal eksikliklerle büyüyecek: kendine güvenemeyecek, insanlara güven sorunu yaşayacak ve allahın günü herşeyi sorgular halde olacak. hiçbir mutluluğu safi olmayacak, hep bir yanı kötü bir ihtimali kolluyor olacak. her tartışmanızı duyduğunda, kafasında yerleşik karabasan onun kafasını sikecek, ve sizin oç egonuz önce karşınızdaki ''haksız'' kişiyi, yani eşinizi alt etmek üzerine kurulu olduğundan,evladınızın yaşadığı travmayı asla göremeyeceksiniz.

asıl haksız ve suçlu köküne kadar kendiniz olduğunuz halde üstelik...

daha da trajikomik olanı, çocuk kendini suçlayacak. acaba diyecek, benim yüzümden mi? büyünce de acaba diyecek, benim parmağım var mı tüm bu kaosta, bu saçmalıkta?

ben böylesi saçma bir ortamda büyüdüm ve evliliğe inancımı kaybettim. adriana lima da gelse, evlenmem arkadaş.

diyebilirsin ki: ''sen öyle yetişmişsin olum, aslı öyle değil.'' kendini kandırmak senin bileceğin iş, kaldı ki tek çaren de o.

ben de derim ki sana: bi siktir git. bir siktir ol git.

bugün türkiyenin %60 'ı mutlu değil. anketlere bakın görürsünüz.

sizce tesadüf mü? avrupada amerika tüm siyasetçiler, efendi gibi konuşup savaşırken, bizim ülkede üstünlüğün ve başarının ölçütünün çok bağırmak olması tesadüf mü?

bugün tvde erdoğan bağırdıkça evde kendi bağırıyormuş gibi hisseden ''baba''lar yok mu?

şükür ki yaşamadım ama, aile içinde dönen çook iğrenç şeylere avukat olarak şahit oldum ben. aklınıza ne gelirse o.

bunları hepsi tesadüf mü?

eskiden, menopoz teyzelere gülerdim. ''ulan'' derdim, ''kadın 40ını geçmiş evde kalmış. birini de mi bulamadın be hanım abla?''

artık saygı duyuyorum. çünkü biliyorum ki o yaşlı ve bekar kadın(ya da adam), en azından kendini zehirlemedi. mutsuz bir ev ortamına girmedi, öyle bir ortam yaratmadı. üstüne bir de çocuk yapıp onun da günahına girmedi. elbette pişmanlıkları vardır, ama o kendi eksikliğini kendi surları dışına çıkarmamayı bildi. ne mutlu o kadına...

tüm mutsuz evliliklerin karı-kocaları, tüm bu çiftleri evliliğe iten tüm ana-babalar...

hepinize lanet olsun, hepinize!

21 Şubat 2014 Cuma

köle

hepimiz zavallıyız hanımlar beyler. ve daha ne kadar düşebiliriz merak ediyorum.

çok mu sert oldu? zoruna mı gitti yoksa? izah edeyim.

internet düzenlemesinden bahsediyorum. ve bunun, ve buna alkış tutanların, en hafif tabirle zavallı olduğunu söylüyorum.

internetimiz önceden izlenmiyor muydu? face, tüm hareketlerimizi kaydetmiyor muydu? ediyordu. twitter, neyimiz var neyimiz yoksa dökmüyor muydu? elbette. google, benim şu an yazdığım yani, ne aradığımızı dolayısıyla kişiliğimizi ince ince işleyip önce amerikaya(yahut israile) sonra da yerel hükümetlere yollamıyor muydu? muhakkak.

örnekler çoğaltılabilir. özetle hepimiz, internetin ilk gününden son gününe dek takip edildik. ve bugün dünyadaki 6 milyar insanın(veya daha fazlasının); ne olduğu, kim olduğu, neyi sevip neyi sevmediği, dostu düşmanı, ne zaman hasta olup ne zaman mutlu olduğu vb...kıymığına dek biliniyor ve kullanılıyor.

2000lerin başında bunları yazanlara komplo teorisyeni denip taşşak geçilirdi. ama artık, 70lik ninenin bile dijital bilgiyle donandığı dünyada, hepimiz ne olup bittiğini gayet net biliyoruz.

''öyleyse derdin ne olum, manyak mısın sen?''

yok, değilim.

pipadan, sopadan ve bizdeki tib'den bahsetmek istiyorum.

pipa ve sopa, amerikan merkezli silikon vadisinin ve bilişime hakim güçlerin,insanları kontrol altına alıp terbiye etmek, ehlileştirmek için kullandıkları iki tasarının adıydı. bir ara bizim twitlerde de baya geçti, ama kimse iplemediği için tv hafızalı milletimizce çabuk unutuldu.

bu iki sistemle, artık paylaşımda bulunmanız ve internette fikir belirtmeniz imkansız hale gelecekti ve ister melek ister şeytan olun, elektronik ortamdaki tüm paylaşımlarınız teyit almadıkça ''paylaşılamayacaktı''.

bir çok ülke bu sistemleri kabullendi. bir çoğu da kabullenmedi. kabul etmeyenlere daha yumuşak bir geçişin uygulanmasına karar verildi:

önce bireylerin internette kişisel güvenliğinin korunduğu, baya büyük bir kitlenin çocuk tornosu(anladın sen onu) izlediği ve bunun yaygınlaşmasının önüne geçilmeye çalışıldığı iddia edildi. milli hükümetler bu tip tasarıları(bizimki dahil) kendi ülkelerinde halklarına anlatmak ve vazifelerini ifa etmekle görevlendirildiler.

birçok ülke hala bu düzene uymadı. ama amerikanın sadık ''müttefiki'' olarak biz derhal uyduk.

önce kelimeler yasaklandı, sonra internet şirketlerine ve sistemi belirleyenlere kazuistik(katı ve dışına çıkılamaz) paketleri satmaları emredildi. aile paketi, özel paket vb... cicili isimlerle de insanlara bu yapılanın, aslında onların ve sevdiklerinin iyiliğine olduğu telkin edildi. bunu kah en tepedeki adamlar, kah reklamcılar yaptılar.

insanlar haklı olarak, özel hayatlarının yok edilmesine tepki gösterdi.

ve bazı dangalaklar atıldı hemen:''ulan sen o kadar önemli misin be gerizekalı? ne sanıyorsun kendini?''

geldiğimiz yerde, artık ip de değiştirseniz, başka yollara da başvursanız, istisnasız girdiğiniz tüm siteler takip edilip kaydedilecek. ne anlarsanız o. dilerseniz torno izleyin, dilerseniz gayet normal bir belgesel. farkı yok.

bu şuna benziyor: evinize bir yabancı girecek ve diyecek ki; ''ben senin iyiliğin için seni 7/24/365 takip edeceğim, wc-banyo dahil her yere kamera koyacağım, sen de buna sevinerek uyacaksın.ağzının kenarına bir mikrofon, kafanın üstüne bir kamera,kafana da bir çip koyacağım ve her algını, her dışavurumunu her an okuyacağım. toplumun iyiliği için de dilediğimi kırpacağım. sen artık o şeyi düşünemeyecek yahut yapamayacaksın.''

buna razı olur muydunuz?

oldunuz aslında. hem de sevine sevine, büyük bir gönüllülükle.

en başta dediğim gibi, zaten takip ediliyorduk. öyleyse niye resmileşti bu iş?

çünkü sistem itaatinizi açıkça görmek ve bunu gönüllü hale getirmek, bunu otomatik şekle sokmak istedi. ve başardı. bugün, bütün özgürlüklerini devletine veren ve karşılığında üç beş kuruş ve bir avuç yalanla yaşamaya razı yüz milyonlar oluşturuldu. hem bu ülkede, hem tüm dünyada.

bireyler kendi rızalarıyla köle oldular. hobbes'un dediği gibi, devlet önce baba sonra ejderha oldu ve artık önü alınamıyor.

aslında bu uzun yıllardır el altından yapılan bir çalışmaydı. ama zamanla hazırlandık ve köleliğimizi alkışlarla kabul etme noktasına geldik. artık dünyada, kendine çip taktırıp dolaşabilen insanlar var.

neredeyse matrixte yaşıyoruz. twittersiz yapamıyor, face'e illa ki bakıyor, bilgisayarlarımızı cebimizde taşıyoruz. anca uyuduğumuzda kapatıyoruz. (ki onda bile kapatmıyoruz)

acaba, kendimizi gülerek öldürdüğümüz günler yakın mı?
http://www.youtube.com/watch?v=XJ-hI-KO3Uc

10 Şubat 2014 Pazartesi

yani?

slm. yine ben.

bu google+'da 3 boyutlu görseller falan paylaşıyonuz ya hani, o kafama takıldı aga.

ne kadar samimisiniz?

metroda otobüste görüyorum, oturur oturmaz kulaklığı geçiren, kafasını camdan yana döndüren tiplersiniz. ancak inerken bakıyorsunuz birkaç kişinin yüzüne, o da küfür eder gibi: ''yol ver de geçelim, hayvan!''

sanırsın adam hem yolu kapıyor, hem de hayvan.

halbuki...

bol bol allahlı şeyler paylaşıyorsunuz mesela: '' yok allah şöyle, yok hz.bilmemkim böyle erdemliydi'' falan.

o erdemlerin toz kadarı var mı sizde?

onu geç, ahir ömrünüzde kaç kez gerçekten erdemli olmayı dilediniz? kaç kez reddettiniz, ''bu bizdendir'' deyip de yanlış yapanı korumayı? kaç kez reddettiniz, kibrinizi yumuşak yumuşak okşayan şeytanın çağrısını?

yapmayın etmeyin efendiler, allah hepsinin hesabını sorar...

etrafa insanlık dersi verirken, kendi insanlığınızı menfaat uğruna her gün çöpe attığınızı görmüyor musunuz gerçekten? sanmıyorum.

bence yaptığınız şey duygusal mastürbasyon aga. cumaya gidiyorsunuz, ''allahım hırsızı savunduğum için beni affet'' demek için...böyle ilahiyatlı şeyler paylaşıyorsunuz, ''ulan gene şeytana uyduk ama en azından millet de öyle, görüp de anlasınlar beni, kendi ayıplarına utansın ibneler'' demek için...aşka dair şeyler paylaşıyorsunuz, silip attığınız, makineleştirdiğiniz, anlamını karman çorman ettiğiniz aşktan özür dilemek için...

dürüst insanları taşa tutarsınız, çünkü günahlarını söylemek cesaretine sahiptirler. ve siz de güya tertemiz kullar olduğunuzdan, itiraf eden ve gerçekten arınmak isteyen adama en iyi bildiğiniz şeyi yapar, onu aslında hiç girmediği, en fazla yanından geçtiği lağıma itiverirsiniz.(sanki kapalı kapılar ardında siz aynı şeyi yapmıyorsunuzdur) ve gram pişman olmazsınız, ne de olsa o yolun yolcusudur, değil mi?

tanrıya, tanrıyı geçtim, vicdanınıza...

hadi onu da geçtim, aynada baktığınız et parçasına nasıl hesap vereceksiniz?

3 Şubat 2014 Pazartesi

boktan

slm. yine ben.

başka bir başlık bulamadım, daha fazla ''baş'' demeden konuya gireyim iyisi.

benim ilk cmk görevlerimde bi kız vardı, çocuk o zaman 15,5 buçuktu şimdi 16,5 olmuş, cinsel anlamda demiyorum ama o ilk gördüğüm kız olmaktan çıkmış aga. o bal rengi tatlı saçlar gitmiş, yerine kapkara saçlar gelmiş, kaderini yansıtır gibi...

o gülen gözler gitmiş, yerine çaresizlik dolu bakışlar gelmiş. sanki yalvaran ama ufacık pençelerini gösteren bir kedi yavrusu...

işte bu karakola ilk geldiğinde, hayalleri vardı onu anlattıydı, işte yan oyunculuk yapıyormuş falan...sonra da olaya geldiydi: babası cins bi tipmiş, annesiyle ayrılmışlar, abisi de agresifmiş, işte o gün bahaneye gene dövmüşler kızı, bir de tv atmışlar üzerine kaçarken, artık doğru mu bilmiyorum ama olay tam aile faciası. yokluğun gözü kör olsun aq...

neyse anlattı uzun uzun, ailesinden bahsetti, sonra verdirdim ifadesini çıktık dışarı, baktım bunun yaşlarda bi genç. bakışlardan belli sevgilisi olduğu, eh her ne kadar kıza vermem gereken bilgiler vardıysa da, pek bi hasret gözüktüler birbirilerine, ayırmak istemedim. prosedürü biraz erken bitirip kaçtım, kız kalan vakte pek bi müteşekkir, ben övülmekten pek bi memnun ama klasik fix tevazu falan...neyse döndüm eve işte.

gel zaman git zaman, duruşma günü gelmiş bunun, mahkemeden aradılar, avukat bey bekliyoruz geleceniz mi diye. geliyorum dedim, gittim.

kara kuru bi tip, yanında saçları başında üvey bi kız çocuğu. isim okununca tanıdım aq, bu...bütün o verdiği ifadeleri yalanladı mahkemede, bakışları uğradığı hakaretleri ve kötü muameleyi anlatır gibi...hakim bey demedi birşey, verdi beraati babasına, ama bakışları çok manidardı adamın. al benden de o kadar aq...

karışayım dedim, dedim olum aile meselesidir sittir et, bak yoluna...

çıkışta babası olacak gevşek el uzattı bana, mecburen sıktım aq. ''ya bizim dava ne olacak'' minvalinden gereksiz sorular, verdim izahatini yumoşun, gitti ibiş...

ulan dünya, ben senin şirazeni...